Gelen Gideni Aratır…

Dilden dile dolaşır. Kimi zaman yeni gelenin zulmü söyletir bunu, kimi zaman gidenin özlemi. Peki varlığında fark edilemeyen ama yokluğunda bilinen iyi yönleri midir gidene olan özlemin nedeni? Yoksa sadece gelenin kötü yönlerinin tarifinde Türkçe’de daha, İngilizce’de more gibi kalıplara “daha fazla” ihtiyaç duyulmasından mı?

Günümüzde maalesef iş hayatında yaşanan kaypaklıklar, yavşaklıklar, iki yüzlülük ve hatta götlük diye tabir ettiğimiz binimum özelliklerin Google Analytics’den pdf formatında çıktısını alsak ve değerlendirmesini yapsak, sanırım her gün daha fazla yükselerek tavan yaptığını görebiliriz. O yüzden genellikle iş hayatında kullanılan bu lafın kullanımının biraz değişeceğini düşünüyorum. Nasıl mı? Gelen gideni Google’da aratır…

Evet, kesinlikle böyle olmalı. Her gün biraz daha adileşiyor, çok daha fazla ruhsuzlaşıyoruz. Kendi hırslarımızdan, koltuk sevdamızdan, yaptığımız işe bir şeyler katmak için değil, götümüzü kurtarmak için çabalar hale geliyoruz. Gelen gideni Google üzerinde aratıp, kendisinden bir öncekinin özelliklerini ve kişiliğini öğrenme çabasında. Neler yapmış, kimle nasıl anlaşmış, diğerlerinin ortak özellikleri ve karakter analizleri… İşte bu sayede kendisine bir yol haritası çizen gelen kişi, stratejik adımlarını tek tek atarak herkesi parmağında oynatma çabasına girer oldu. İşte bu kadar insanlıktan uzaklaştı bu nesil. Duygularını ve ruhunu kapitalizmin donuna lastik olarak bağlayan, karakterini kaybetmiş ve hükmü olmayan zavallılar, umutsuz vakaalar, babalarının bir anlık zevkleri olan yaratıklar ve maalesef kondom yırtığı kaynaklı feci kazalarla dolu.

[Flash 10 is required to watch video]

Coca Cola’nın gerçekten parmak ısırtan bir başarısı var. Bu başarının sırrı hakkında herkesin bir fikri var. Kimi bağımlılık yaptığını söyledi, kimi bilinç altı reklamcılık. Ne yaptığına fazla bulaşmadan yaptığı iyi bir işi paylaşmak istedim. Bu adamlar bu işi biliyor. Yine Dünya Kupası döneminde ülkemizde yaptığı vuvuzellalı siyahi arkadaş ile pala bıyıklı zurnacı amcanın işi ile bizi bizden iyi tanıdıkları bir gerçekti. Şimdi ise özel bir yöntemle 16 metrelik 3 boyutlu basılı reklamı gerçekten dikkat çekici. Guinnsess Rekorla Kitabı’na bile girmişler. Ne mi yapmışlar? İzle ve gör :)

Facebook’tan Bir Arkadaşa Bakacaktım…

İlk okul arkadaşlarımı buluyorum diye başlayan Facebook hikayesi gün geçtikçe farklı bir hal almaya başladı. Her gün artan arkadaşlık talepleri, ya sosyalleşen bir çevrenin işareti (!) ya da büyüyen Facebook nüfusunun habercisi olmalıydı.

Facebook Mayıs ayı rakamlarına göre Türkiye’de 22.176.640 kullanıcıya ulaşmıştı. Bu kullanıcıların %64’ü 18-34 yaş arasındaki insanlardan oluşuyordu. Dile kolay, dünyada her gün 35 milyon durum güncellemesi yapılıyor, her hafta 3.5 milyardan fazla içerik ve her ay 2.5 milyardan fazla fotoğraf yükleniyor. Böyle bir şeyi göz ardı edemezdik. Dünyada en çok hayranı bulunan ilk beş spor kulübü sıralamasında ilk üçün, üç büyük kulübümüz Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş tarafından oluşması rastlantı sayılamazdı. Onları talip eden diğer iki kulüp ise New York Yankees ve Beşiktaş’ın neredeyse yarısı kadar hayranı olan Juventus’tu. Tabi o zamanlar Facebook nüfusu 467.534.140’dı.

Aradan iki ay geçti geçmedi. Bu sayının 500.000.000’u bulduğu söylentileri oratalarda dolaşmaya başladı ancak Facebook’tan herhangi bir açıklama gelmiyordu. Bu nasıl bir büyüme oranı, nasıl bir artıştır düşüncesinin yanısıra, internet dünyasının dahi çocuğu Martin Zuckerberg hakkında yürütülen fikirler daha ilginçti. Kibarlaşırılmış haliyle Facebook üzerinden tanıştığı kaç kız olduğunu tahmin etmekten, arkasında gizli güçler olduğuna kadar, hakkında bir çok şey merak konusuydu.

Sonunda beklenen oldu ve Martin “Facebook Hikayeleri” adında yeni bir pazarlama programıyla bu sayıyı açıkladı. Tam tamına 500.000.000 kişi ayda 700.000.000.000 dakikasını bu sitede geçiriyor. Bu açıklamayla beraber kendi hikayelerini de açık şekilde paylaşan Martin, umarım hakkında merak konusu olan bazı şeylerin cevabını ilerde verecektir. Facebook Hikayeleri ile insanların sosyal paylaşım sitesi üzerindenyaşadıkları ve hayatlarını değiştiren tecrübeleri yer alacak. Bekleyip göreceğiz…

[Flash 9 is required to listen to audio.]
Geçenlerde bobileri ziyaretim sırasında dikkatimi çeken bir şey oldu. Aslında farkında olduğum ama farkında olmaktan mutsuz olduğum bir konuydu. Sürekli bir şeyleri ertelerken hayatta, kullanım haklarımızı dondurup daha iyi bir yaşamda tekrar geri isteme hakkımız olsaydı ömrümüzü diye düşündüm. Sanırım şu an ki teknolojiyle henüz mümkün olmayan bir şey. Sanırım uçuk bir fikir oldu. Ne kullanıyor bu herif dediğini duyar gibi oldum. Temizim…

Geçenlerde bobileri ziyaretim sırasında dikkatimi çeken bir şey oldu. Aslında farkında olduğum ama farkında olmaktan mutsuz olduğum bir konuydu. Sürekli bir şeyleri ertelerken hayatta, kullanım haklarımızı dondurup daha iyi bir yaşamda tekrar geri isteme hakkımız olsaydı ömrümüzü diye düşündüm. Sanırım şu an ki teknolojiyle henüz mümkün olmayan bir şey. Sanırım uçuk bir fikir oldu. Ne kullanıyor bu herif dediğini duyar gibi oldum. Temizim…

Paul Ne Diyorsa Doğrudur…

2010 Dünya Kupası’nın unutulmayacak kahramanlarından biri Paul. Kendi halinde, hali vakti yerinde, mütevazi bir ahtapot. Futboluyla tat vermeyen bu kupanın diğer kahramanınında futbolla alakası olmayan vuvuzella olması şaşırtmasa gerek.

Paul önceleri içine kapanık bir ahtapotmuş. Korkuları varmış. Bir akvaryumda ne zaman kalamar olacağını beklemek düşüncesi içini kemirir dururmuş. Ama sonra önüne bırakılan iki kutudan doğru olanını seçmek hayatını değiştirmiş. Bu iki kutu Acun’un kutuları olmadığı için, büyük hissettiğini değil, içinden geçeni seçmiş. Bu sayede maçın kazanan takımını önceden bildiği düşüncesi oluşmaya başlamış. Bildiği her doğruda kalamar olmaktan bir adım uzaklaşmış.

Bu ahtapotun bunu nasıl yaptığından çok, aklıma takılan, içimi kemiren bir başka soru var. Bu kutuları ahtapotun önüne koyma fikri ilk olarak kimden ve nereden çıkmış? Hangi zeka küpü, muhteşem insan böyle bir şeyi akıl etmiş? Yoksa hiç kimse bir şey yapmamış, bu eli kolu uzun arkadaş, dünyanın arkasındaki gizli güç müymüş? Onu da şikeden içeri alırlar, benden söylemesi. Kelepçeyi hangi kola takarlar, karar veremeyip kalamar mı yaparlar bilemem…

Neyse onu da geçtim, şimdilerde yıldızı parlayan ahtapot Paul, Efe Rakı ve Pepsi reklamlarında da boy gösterdi.

Öncelikle Pepsi ile Coca Cola arasında yaşanan rekabetin sonucunu belirleyip Pepsi’yi seçtiği söylendi. Daha sonra bir gazetenin arka sayfasında gördüğüm tam sayfa ilanla şoka uğradım diyebilirim. Bizim Paul meğer Efe Rakı’yı seçmiş. Kendisi tehlikenin farkında olmasa gerek, rakıdır bu şişede durduğu gibi durmaz bu meret deyip, uyarmak istedim. Bak Paul bu senin bildiğin kutulara benzemez, aslan sütüdür, ahtapot değil diyesim geldi. Sonuçta sayesinde iddaadan 50 lira kazandım, nice 50’ler için yaşasın istedim. Dinlemedi beni, şöhret hırsı bürümüş bir kere, ama rakının yanında meze olması akla gelmeyen bir son olmasa gerek. O yüzden, 50 lira hatrına Paul ne derse doğrudur. Ama soruyorum sana Paul hangisini ilk önce seçtin? Pepsi mi, Efe Rakı mı? Bu yaptığın sence etik mi?

Soğuktan Değil Buz Gibi Olması Bedenimin, Çaresi Yok En Yüksek Level Kederimin!

Sessiz bir gecenin yorgun saatlerindeyim ya da senin en geç saatlerinde. Hiç kalkmayan bir karanlık çökmüş üzerime. Aydınlığa hasret günlerin yorgunluğu hissettirir kendini tüm bedenimde. Bu bir bezginlik değil, hiç pes etmedim ki ben. Sense üzerimden geçen bi ayak oldun, hadi durma öp beni. Soğuktan değil buz gibi olması bedenimin, çaresi yok en yüksek level kederimin. Şimdi toprağın 5 karış altında, üzerimde tam tamına dokuz parça tahta, kaçacakmış gibi hapsetmeden bir çukura, ayılt beni. Hani sevgi her şeye yeterdi, hani hissettiklerin bir ömre bedeldi, donmasın kanım, durmasın nefesim öp beni canlandır hadi, kaldır kolumdan, seviyordun ya yine sev beni… Bensiz nefes alamazdın ya hani, yaşayamazdın ya, ben nefes alamıyorum, yutkunamıyorum, ağlayamıyorum, kim bilir belki ölüyorum. Karanlık odalarda zehirli bir elma verdin, yedim, sevdim, takılı kaldı boğazımda. Sen öldürdün beni… Yalan olsa keşke diye umutla uyansan da, bedenim buz gibi oluyor dokunsana, ölüyorum hadi öp beni, ısıtsana. 23 yaşımda umutlara sonsuz elveda derken ben, sende şehri terk etme, nefesin toprağımda biten otun fotosentez kaynağı olsun. Bırak nefesin kalsın, içimde hissedeyim, nefesim olsun bırak üşümeyeyim. Acelen mi vardı gömdün lan bir dakkada? Hadi sarılsana, dokun tüm vücuduma. Hani çok seviyordun? Korkutmasın seni soğukluğum. Hala deli gibi seviyorum seni, sen değil nedeni bu soğukluğun. Bırakma beni, bilirsin alışığım karanlıklara, ama korkutuyor bu sefer be. Yağmur yağıyor, üşüyorum sanıyorsun ama üşümüyorum. Üzerimde bana hiç yakışmayan iki beden büyük bir kefen, hani yüzüme çektikleri bir perde. Sırılsıklam oldum, ağır geliyor bu toprak, gitme işte bee, gitme. Bırak nefes alayım, kadere teslimiyet bana göre değil, bırak kendi sonumu kendim yazayım… Eğer yaşamadıysan böyle bir acı, anlayamazsın o tadı, ağzını değil nasıl içini yakar bilemezsin, hatta tahmin bile edemezsin. Gözlerin dolar mı bilmem. Ölemem ben nolur öp beni. Bırak yaşayayım, bırak senle senli olma umutlarımı en derinlerimde saklayayım. Kaç kişi taşır ki beni, hangi dostlarım senin sıcacık koynuna girmeden, ıslanmış, soğuk bir toprağın koynuna bırakır kendi elleriyle.. Hadi durma öp beni, yada dön ve git şimdi. Bir gün ağlarsak elbet, bir günde güleriz. Sen de terk edipte git be ya da gitme, gitmee be… YAŞANASI OLANLARI YAŞARKEN YAŞA VE ASLA ARKANA DÖNÜP TEKRAR BAKMA…

"It does not matter how slow you go so long as you do not stop."

— Confucius

Asla Vazgeçme…

Asla Vazgeçme…